9 Ocak 2012 Pazartesi


Devlet-hükümet kaynaşması

KISA bir süre öncesine kadar “devlet” ayrı, “hükümet” ayrıydı.

Ve hükümet yanlılarının işi çok kolaydı:
Mesela Dağlıca'da baskın mı oldu? Hemen bütün sorumluluk devletin askeri güçlerine yüklenirdi.
Mesela Van Savcısı görevden mi alındı? Hemen bütün sorumluluk devletin HSYK'sına yüklenirdi.
Mesela Hrant Dink mi öldürüldü? Hemen bütün sorumluluk devletin içindeki derin güçlere bırakılırdı.
Mesela bir istihbarat hatası mı söz konusu oldu? Hemen MİT'i dövme sporu devreye sokulurdu.
Mesela üniversitelerde bir sorun mu çıktı? Hemen devletin YÖK'üne karşı bir isyan hareketi başlardı.
Uzatmaya gerek yok.
“Devlet ayrı / hükümet ayrı” döneminde...
Hükümet yanlılarının işi çok ama çok kolaydı:
Her türlü kaza-belayı, kötülüğü, fitne fesadı, aczi, zafiyeti, ihaneti yükle devletin üzerine...
Ve çek hükümete de bir tür “muhalif parti” muamelesi...
Oh mis!

* * *

Kaybedenler Kulubu - Bazen

Malatya Şivesi


A
Afin tefin : Darma dağın
Aş erme : Hamilelik hali
Arruta : Sevilen küçük kız çocuklarına denir
Arbet aşeret : Acayip
Arıstak : Toprak damın ağaçları
Alıta : İyi görmeyen
Allek : fitne-fesat

B
Barima : Bari
Bele : Böyle
Bastık : Pestil
Bayma : Üşümeden dolayı donacak hale gelme
Bayak : Demin, az önce
Bıldır : Geçen sene
Boyna : Daima

Malatyalı Olmak...

3 Ocak 2012 Salı

Ülkemizin Kaçırdığı En Büyük Eğitim Projesi: Köy Enstitüleri


Son yıllarda 17 Nisan'da Köy Enstitüleri’nin kuruluş yıldönümünün kutlanması sevindirici. Cumhuriyetin bu ulvi projesinin amacı; köyden gelen yetenekli çocukların tam donanımlı olarak yetiştikten sonra, tekrar köylerine dönerek geride kalan ve okuma fırsatı veya olanağı bulmamışları eğiterek ülkenin okuryazar düzeyini yukarı taşımasıydı. Köy Enstitüleri’nin o günkü eğitim yöntemi gününün en ileri eğitim yönteminden daha donanımlıydı. Bu modelde teorik ve pratik eğitim birlikte alınıyordu. Yalnız temel dersler değil, yaşama dair bütün konular bir bütünlük içinde işleniyordu. Bir taraftan güçlü bir tarih eğitimi yanında tarım, el işi ve güzel sanatlar ile yurttaşlık bilinci ve ulusal bilinç kazanıyorlardı; diğer taraftan dünya klasiklerini okuyarak, müzik dinleyerek, tiyatro yaparak dünya değerleri ile tanışıyorlardı. Bu model şimdi bütün dünyada tartışılan yüksek öğretimde probleme dayalı öğretme modeline çok benziyor. Ayrıca AB’nin yüksek öğretimde başlattığı Leonardo Da Vinci siteminin yıllar önce uygulandığı bir şeklidir. 

1915’te ne oldu?


HAKİKAT iki ucun ortasında bir yerdedir: 1915 olayları soykırım olmadığı gibi, Ermeniler bir facia yaşamamış da değildir.

Ama maalesef karmaşık hakikatin görülmesi için ayrıntılı araştırmalar gereken bütün durumlarda, uçlardaki basit sloganlar etkili olabiliyor. Ermenilerin yaşadığı faciaya “soykırım” demek de, faciaları görmemek de böyle basit, kestirme önyargılardır, dolayısıyla yanlıştır.

İlk görülmesi gereken, Ermenilerin Osmanlı orta sınıfında ve devlet bürokrasisindeki ağırlıklı yerleriyle Osmanlı sistemine entegre olduklarıdır. Buna rağmen Ermeni milliyetçileri önlerindeki Sırp, Yunan ve Bulgar örneklerine özendiler. Onlar gibi silahlı isyanlarla Batı’nın müdahalesini sağlayarak devlet kurmak istediler. Birinci Dünya Savaşı’nı bunun için fırsat saydılar.

Halbuki, Balkan uluslarından farklı olarak Ermeniler hem entegre olmuşlardı, hem talep ettikleri topraklarda nüfusları yüzde 20’yi geçmiyordu. Onun için sonuç, herkes için Balkanlar’da yaşananlardan daha feci oldu.

Devleti savunmak


Devleti savunmak zor iş. AK Parti'nin son zamanlarda başına gelen de bu. Eskiden çok rahattı AK Parti. Hem iktidardaydı, hem de muhalefette gibi devlet iktidarına karşı meydan okuyabiliyordu. O zamanlar Başbakan Erdoğan 'bürokratik oligarşi' sözünü dilinden düşürmüyor, partisi de 'devlet iktidar'ına karşı 'halk gücü'nü temsil ediyordu.

'Devlet karşısında' böyle bir konuşlanma AK Parti'ye hem ihtiyaç duyduğu kitlesel desteği sağladı, hem de devlet içindeki muhaliflerine karşı 'söylemsel üstünlük'. Zamanın ruhunu doğru okuyan, dönüştürücü ve reformist bir parti olarak AK Parti Türkiye'yi demokratikleştirmeye çalışıyor, devlet içindeki 'güç odakları' ise reforma ve dönüşüme direniyorlardı.